17 Haziran 2013 Pazartesi

Hakkında Videolar


Fıkrasına Gülünmeyen Adam!
Kimdir?
Hasan Mezarcı (d. 11 Mayıs 1954, Düzce), radikal ve muhafazakâr görüşleriyle tanınan Türk siyasetçi ve din adamıdır.
İlkokuldan sonra Düzce Merkez Kur'an Kursu'nda hafızlığını yaptı ve İmam-Hatip Okulu'na girdi. İmam-Hatip'i bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni kazandı. İlahiyat okurken medrese tahsili de aldı. Alanında uzman ilim adamlarından dersler alan Mezarcı, Arapça, tefsir, hadis ve kelam gibi ilimler öğrendi.
Daha küçüklüğünde dedesinin okuduğu Ahmediye ve Muhammediye gibi İslam klasiklerine büyük ilgi duyan Hasan Mezarcı, "Osmanlı'ya, tarihe alakamız, resmi tarihin zıddı olan fikirlere alışkanlığımız aileden geliyor" diyor. Öğrencilik yıllarında müezzinlik ve imamlık ile Diyanet İşleri Başkanlığı ve Tarım Bakanlığı'nda memurluk yaptı. Müftülüğe Ağrı'nın Eleşkirt ilçesinde başladı. Daha sonra askerlik hizmetini tamamladı. Yedek Subaylığı sıkıyönetim dönemindeydi. Adana 6. Kolordu Komutanlığı'nda Basın ve Halkla İlişkiler subayı olarak görev aldı. Askerlikten sonra Sakarya'nın Akyazı ilçesine müftü olarak atandı. Daha sonra da İstanbul'un Ümraniye ilçesinde tayin edildi. Akyazı'da 5, Ümraniye'de ise 3,5 yıl görev yaptı. Dokuz yılı müftü olmak üzere devlet memurluğundaki hizmeti 15 yılı aştı.
Müftülük yaptığı bölge İstanbul'dan Refah Partisi tarafından aday gösterilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi. Evli ve altı çocuk babası olan Hasan Mezarcı yakın tarihle ilgili tartışmalı konuları gündeme getirmesiyle dikkatleri çekti ve bu sebeple partisinden ihraç edildi. Daha sonra hapis cezasına çarptırıldı. Hasan Mezarcı’nın hapishane süreciyle başlayarak bir içine kapanma ve yalnızlaşma sürecine girdiği gözlendi. Ceza evindeyken psikolojik ve biyokimyasal işkenceye maruz kalarak akıl sağlığını yitirdiği iddia edildi. Hapis cezasının bitiminden sonra gittiği Almanya’da kendisinin İsa - Mesih olduğunu ortaya attı.
Kavgamın Perde Arkası adlı 1996 yılında yazdığı bir kitabı vardır.

Hakkında
(Alıntı)
Bu yazı benim için uzun zamandır yazılmayı bekleyen bir görev, bir sorumluluk gibiydi. Sebepleri çok ama sanırım en büyük sebebi kandırılmış olmam. Bu yazıyı TBMM içine girmiş en aykırı adama adıyorum. Bir kahramana. Başkaları için bir meczup, deli ya da ‘fıkrasına gülünmeyen adam’ olan Hasan Mezarcı’ya. Bugün herkesin söyleyebildiği şeyleri 90’lı yıllarda söyleyebilme cesaretine sahip çok az sayıdaki kişiden biriydi o.
Onunla tanışmam çocukluğumda oldu. 28 Şubat döneminde. Onu ilk kez televizyonda Reha Muhtar’ın programında görmüştüm. Kim olduğunu, ne yaptığını bilmiyordum. Altın sarısı uzun saçları ve asasıyla Reha Muhtar’ın soruları karşısında düştüğü aciz durumu komik buldum, güldüm ve onunla eğlendim. Tıpkı diğer milyonlarca insan gibi. Aslında büyük bir trajediye güldük ve onun bir parçası olduk. Aradan yıllar geçti. İnceledik, okuduk ve düşündük. Her şeyin bir kurmaca olduğunu, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını öğrendik. Kahramanların birer hiç, hiçlerinse birer kahraman olduğunu gördük. Mezarcı da o kahramanlardan biriydi. Anadolu’da yetişen en aykırı insanlardan biri. Günümüzün Ali Kemal’i, Ali Şükrü Bey’i.
Peki ne yaptı? Söyledikleriyle sürekli sistemi tırmaladı. Arkasında bir gücü yoktu, silahı, mermisi yoktu. Sadece sözleri vardı. Siyasi partisi dahi onu dışladı. Verdiği soru önergeleri meclisi sallıyor hakkında sürekli davalar açılıyordu. Sadece soru önergesi veriyordu. Ama bu bile ‘onları’ rahatsız etti. Onu öldürmediler çünkü bu kolaydı. Yüzlerce fikir, düşünce ve bilim insanını öldürdükleri gibi onu da öldürmeleri gayet kolaydı. Bunu yapmadılar. Daha kötüsünü yaptılar. Onu yaşarken öldürdüler. Üstelik milyonların gözünde onu bitirerek. ‘Bize karşı gelirseniz, bizden farklı düşünürseniz sizi bu hale getiririz’ mesajını vererek.
Bugün ise o sarı saçlı adama gülen milyonlar adına büyük bir pişmanlık yaşıyorum. Ve artık bu adamın hakkını savunuyorum. Ona gülmemi isteyenlere, onu komik bulmamı isteyenlere karşı öfkem ve nefretim her geçen gün biraz daha artıyor. Yaptığım bir işe yaramaz. Sadece bir yazı. Ama aynı zamanda bir özür belki de. Benim adıma ve herkes adına…
Muhtemelen o artık kendini hiçbir zaman savunamayacak.  Ama ben onu her yerde savunacağım. Kanımın son damlasına kadar. İnternet okyanusunda ufacık bir damla bile olsa bu yazı sadece bunu yazarak kendimi iyi hissedeceğim. Ve emin olun bu görüşleri için ya da ideolojisi için olmayacak. Bunu vicdanen yapacağım.
Her şey nasıl başladı bilmiyorum. Hasan Mezarcı hakkında kimsenin elinde olmadığı kadar video ve resmi internetten topladım. ‘Kavgamın Perde Arkası’ adlı sahaflarda bile bulunmayan kitabını okudum. Analizlerinin sıradan ‘İslamcı’ analizlerinden çok öte olmasını fark etmem fazla zaman almadı. Dini bir yönetime karşıydı. Kemalist yönetime karşıydı. Sadece halk ne istiyorsa onun olmasını istiyordu. Belki de meclise gelmiş tek demokrattı. Cuma günü tatil önergesi vermeyeceğini ‘Kuran’da kutsal gün yok, Müslüman çalışmalı’ diye reddedecek kadar dogmalara karşıydı. Kitabında günümüz yakın tarihine belki de en yakın analizi yaptı.
İşte o analizlerden bazıları:
‘’İttihat ve Terakki Fırkası’nın devamı olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın altı oklu devrimlerinden “cumhuriyetçilik” diktatörlüğe, “halkçılık” halkı soyan imtiyazlı bir rantiye sınıfı oluşumuna, “devrimcilik” darbeciliğe, “devletçilik” kamu bankaları kitler ve bitler aracılığı ile sömürü ve yolsuzluğa, Atatürk milliyetçiliği” ırkçılığa, “laiklik” dinsizliğe dönüşmüş ve devlet bu yanlış tek parti yapısı üzerine bina edilerek şekillendirilmiştir.
‘Atatürk ilke ve inkılâpları’ adı verilen, tek parti devrimleri üzerine bina edilmiş bu yanlış devlet-millet yapısı, darbe anayasaları silsilesiyle “değiştirilemez ve eleştirilemez” kılınarak, putlaştırılmış bir kurmasal yapıya dönüştürülmüş ve böylece problemleri çözmesi gereken devlet yapısı, problemlerin kaynağı haline gelerek, problem üreten dev bir yapıya dönüşmüştür.’
‘Bütün resmi ve özel kurumların, partilerin, meclislerin ve iktidarların CHP’nin altı oklu devrimleri doğrultusunda faaliyet yapacaklarını, bunlara aykırı hiç bir faaliyette bulunamayacaklarını, bu devrim ve ilkeleri değiştiremeyeceklerini, eleştiremeyeceklerini ve bunlara aykırı hiçbir değişiklikte bulunamayacaklarını hükme bağlayan darbe pek fazla bir önemi olmadığı son 50 yıllık acı tecrübelerle anlaşılmıştır. Bütün partilerle ve devlet kurumlarıyla birlikte devlet ve milletin, CHP devrimlerine bağlı kalmaya mahkum edildiği, böylece ceberut bir halk partisi devleti yapısı içinde, açıklık, değişim, demokratikleşme ve yeniden yapılanma da mümkün değildir. ‘’
’Bir ülkede devlet kutsallaşmışsa o devlete insanlar köle olur, kul olur. yine bir toplumda parti kutsallaşmışsa parti millete hizmet etmez, millet partiye hizmet eder. toplumun menfaatine kullanılmadığı zaman camiler dahi mukaddes ve mübarek değildir.’’
İşte bu ve bunu gibi analizlerle doluydu. Bugün ‘evet tamda yakın tarihimizin özet bunlar’ dediğimiz olguları o gün bir milletvekili dile getirebiliyordu. ‘Halk devletin değil devlet halkın kölesi olmalıdır, halk devlete değil, devlet halka hizmet etmelidir, devlet değil insan kutsaldır’ diyecek kadar aykırı biriydi. Kemalizmin Anadolu’ya verdiği zararı biliyor, bunu sorguluyordu. Bununla da kalmıyor Güneydoğu’daki asker zulmünü her fırsatta anlatıyor Pkk’nın devlet tarafından desteklendiğini söylüyordu. Bunu söylemekte o zamanlar çok zordu. Tüm bunlar sonrası medya linci başlayacak, partisinden dışlanacak ve hapse girip, tecrit edilecekti. Kendi partisi bile ona sahip çıkmadı. İsa gibi o da Yahuda’nın ihanetini yaşıyordu. Çünkü kendi partisi bile ‘sistemi değiştirmek’ değil ‘sistem’in bir parçası olmak istiyordu. Korkusuzdu, susmadı ve bedel ödedi.
Medyanın Türkiye’deki gücü  iyi bilinir. Az çok güncel olayları takip etmeniz bile buna yeterlidir. Çok bilinmeyen şey medya terörüdür. Bu vardır. Sistemi kurcalayan ve eşeleyen herkes için. Bu sizin Ahmet Kaya gibi yurt dışında kalp krizi geçirip ölmenize de neden olabilir, soğuk bir hücrede yapayalnız işkence görmenizede. Sanıyorum Türkiye’de zihin kontrolünün tek kurbanı Hasan Mezarcı da değil. İşçi partinin kurucularından olan İskender Evrenesoğlu da buna iyi bir örnek olabilir. 1 ay süren ‘içe kapanma dönemi’ ve sonrasında Müslüman olma ve mehdilik iddiası. Garip şekillerde namaz kılması veya vahiy almasına herkes güldü. Ama gerçekte dünyada olan en dramatik öykünün kurbanlarından biriydi. Ergenekon iddianamesinde‘Hazır kıta isimler’ listesinde sahte şeyh Ömer Öngüt ile beraber üstü sırada yer aldı. Ömer Öngüt’ün hikayesi de garip. Ayakkabı boyacılığından tek kelime Arapça bilmediği halde kuran tefsirliğine uzanan uzun bir yok. ‘Onlar’ kimi desteklerse o kişi büyüyor bu ülkede. İlginç. Ama ne Evrenesoğlu’nun nede Öngüt’ün durumu tam olarak Mezarcı’ya benzemiyor. 3 isimde ortak bir noktada buluşuyor o da Dram.
Tayyip Erdoğan’ın Necmettin Erbakan’a önerisiyle Refah partisinden vekil olur ve meclise girer.
Denileni savunulanı hak ve gerçek olanı savununca dile getirince hapiste işkencelerle biyokimyasal ilaçlarla adamı böyle İsa-Mesih yapıyorlar.Ama Hak olanları savunanlar elbet tükenmez.